Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası

Hamile bırakıp giden erkeğe karşı açılabilecek babalık davası, nafaka ve tazminat haklarını temsil eden hukuki görsel.

Toplumun en temel yapı taşı olan ailenin korunması, modern hukuk sistemlerinin en öncelikli hedeflerinden biridir. Aile düzeninin sadece resmi nikah ile kurulan birlikteliklerden ibaret olmadığı, aynı zamanda bireylerin fiili beraberlikleri ve bu beraberliklerden doğan çocukların haklarının da hukuki güvence altında olduğu bilinmektedir. Kanun koyucu, zayıf durumda olan bireyleri, özellikle anne adaylarını ve doğacak çocukları korumak amacıyla son derece detaylı yasal düzenlemeler ihdas etmiştir. Toplumda sıklıkla araştırılan ve hukuki bir terimden ziyade sosyolojik bir vakayı ifade eden Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası kavramı, hem ceza hukuku hem de medeni hukuk bağlamında çok boyutlu bir süreci işaret etmektedir. Hakkını arayan ve bu bağlamda profesyonel hukuki destek arayışında olan potansiyel müvekkiller için bu karmaşık sürecin her bir detayının anlaşılması büyük bir önem taşır. Hukuki süreç, sadece bir failin cezalandırılmasından ibaret değildir. Bu süreç, soybağının kurulması, maddi ve manevi tazminat taleplerinin yöneltilmesi, nafaka haklarının elde edilmesi ve bu hakların icra müdürlükleri vasıtasıyla tahsil edilmesini kapsayan devasa bir hukuki yelpazedir. Bu makale, tüm bu aşamaları detaylı, anlaşılır ve hukuki bir perspektifle ele alarak hak arama özgürlüğünün en etkin şekilde nasıl kullanılacağına dair kapsamlı bir rehber sunmaktadır.

Türk Ceza Kanunu Kapsamında Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası

Ceza hukukumuzda ailenin ve aile bireylerinin korunması ilkesi gereği, bazı ihmali veya icrai davranışlar kanun koyucu tarafından suç olarak tanımlanmıştır. Beş bin iki yüz otuz yedi sayılı Türk Ceza Kanunu içerisinde yer alan iki yüz otuz üçüncü madde, doğrudan doğruya aile bireylerinin bakım, eğitim ve destek yükümlülüklerinin ihlalini cezalandırmaktadır. Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu, ailenin maddi ve manevi varlığının sağlıklı bir şekilde geliştirilmesini korumayı hedefler. Bu suç, kendi içerisinde üç farklı fıkra halinde düzenlenmiş olup her bir fıkra ailenin farklı bir mağduriyetini ele almaktadır. Kanunun birinci fıkrası, aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişinin cezalandırılmasını öngörür. Bu fıkra kapsamına, eşine veya çocuklarına bakmayan, onların zaruri ihtiyaçlarını karşılamayan kişiler girmektedir. Örneğin, çocuklarını sabah eve kilitleyip akşam gelen bir ebeveyn bu suçu işlemiş sayılır. Bu suçun oluşması için failin aileyi tamamen terk etmemiş olması gerekir. Aileyi tamamen korumasız bir şekilde terk eden kişi, şartları oluştuğunda terk suçundan yargılanabilmektedir.   

Kanunun üçüncü fıkrası ise anne ve babanın çocuklara zarar verecek şekilde davranmasını suç sayar. Velayet hakları kaldırılmış olsa dahi, alışkanlık haline gelmiş sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanımı ya da onur kırıcı davranışlar sergileyen ebeveynler bu kapsamda değerlendirilir. Bu eylemler sonucunda çocukların ahlak, güvenlik ve sağlığının ağır şekilde tehlikeye sokulması, failin üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını gerektirir. Kanun koyucu burada çocuğun üstün yararını gözetmiş ve velayet hakkının kaybedilmesinin bile ebeveynin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağını açıkça hüküm altına almıştır. Tüm bu düzenlemeler, ailenin korunmasına yönelik hukuki zırhın ne kadar geniş kapsamlı olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, hukuki süreçlerin yürütülmesinde uzman bir yaklaşım sergilenmesi, mağdurların haklarına kavuşması açısından hayati bir öneme sahiptir.   

Hamile Kadını Terk Etme Suçu ve Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası Unsurları

Türk Ceza Kanununun iki yüz otuz üçüncü maddesinin ikinci fıkrası, literatürde ve halk arasında Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası olarak bilinen eylemi çok net bir şekilde özel olarak düzenlemektedir. Kanun metnine göre, hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden kimseye hapis cezası öngörülmektedir. Bu fıkra, doğrudan doğruya kadının ve doğacak çocuğun yaşam hakkını, sağlığını ve onurunu korumayı amaçlar. Hukuki yarar, huzurlu bir aile ortamının ve doğacak çocuğun güvenliğinin sağlanmasıdır. Ancak bu suçun oluşabilmesi için kanun koyucu birtakım özel, keskin ve birlikte gerçekleşmesi gereken şartlar aramaktadır.   

İlk olarak failin durumu ele alınmalıdır. Bu suç, ceza hukuku dogmatiğinde özgü suç olarak adlandırılan suç tiplerindendir. Yani bu suçu herkes işleyemez. Suçun faili, ancak kadını hamile bırakan ve onunla kanunun aradığı şartlarda ilişki kuran erkek olabilir. Suçun manevi unsuru ise kasttır. Failin, mağdur kadının hamile olduğunu kesin ve net olarak bilmesi gerekmektedir. Eğer fail, kadının hamile olduğundan habersizse ve bu durumu bilmediğini somut delillerle ispatlayabiliyorsa, suçun manevi unsuru oluşmayacağından fail hakkında beraat kararı verilmesi gündeme gelebilir. Olası kast ile bu suçun işlenmesi mümkün tartışmalara konu olsa da, taksirle yani dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu bu suçun işlenmesi hukuken mümkün değildir.   

Mağdurun statüsü de suçun oluşumu açısından kritik bir diğer unsurdur. Mağdur kadın, failin resmi nikahlı eşi olabileceği gibi, resmi nikah olmaksızın sürekli birlikte yaşadığı bir kişi de olabilir. Kanun koyucu burada sadece resmi evliliği değil, fiili birliktelikleri de koruma altına almıştır. Ancak Yargıtay kararlarında istikrarla vurgulandığı üzere, taraflar arasında sürekli birlikte yaşama iradesi ve somut pratiği yoksa bu suç oluşmamaktadır. Kısa süreli, tesadüfi veya günübirlik beraberlikler neticesinde gebelik oluşmuşsa, Türk Ceza Kanunu anlamında bu özel suç tipi meydana gelmez. Yargıtay On Sekizinci Ceza Dairesi emsal kararlarında, tarafların mahkemedeki beyanlarından veya dosya kapsamından sürekli bir arada yaşamadıklarının anlaşıldığı durumlarda bu suçtan beraat kararı verilmesi gerektiğine kesin olarak hükmetmiştir.   

Suçun maddi unsurunu teşkil eden asıl fiil ise kadını çaresiz durumda terk etmektir. Failin, hamile kadını maddi, manevi veya tıbbi hiçbir yardım sağlamaksızın ortada bırakması gerekmektedir. Kadının yaşamını veya gebelik sürecini sağlıklı bir şekilde sürdüremeyeceği bir ortamda yapayalnız bırakılması çaresizlik unsurunu oluşturur. Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi bir kararında, olay tarihinde gayriresmi birlikte yaşanırken gerçekleşen bir tartışma sonucu mağdurun babasının evine gitmesi durumunu incelemiştir. Bu kararda, kadının ailesinin yanına sığınması halinde çaresiz durumda terk etme unsurunun somut olayda ne şekilde oluştuğunun mahkemece derinlemesine tartışılması gerektiği belirtilerek yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Yani kadının kendi imkanlarıyla veya ailesinin desteğiyle güvenli bir ortama geçmiş olması, çaresizlik unsurunun varlığını şüpheli hale getirebilir. Tüm bu ince nüanslar, yargılama aşamasında alanında uzman profesyonellerin desteğine duyulan ihtiyacı açıkça ortaya koymaktadır.   

Terk Suçu İle Yükümlülük İhlali Arasındaki Hukuki Ayrımlar

Uygulamada sıklıkla karıştırılan hukuki kavramlardan biri de genel nitelikteki terk suçu ile aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçudur. Türk Ceza Kanununun doksan yedinci maddesinde düzenlenen terk suçu, yaş veya hastalık dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan kimseyi kendi haline terk etmeyi cezalandırır. Bu suçta mağdur tamamen korumasız, belirsiz ve hayati tehlikeye açık bir durumda bırakılır. Oysa iki yüz otuz üçüncü maddede düzenlenen ihlal suçunda durum farklıdır. Eğer mağdur, koruma yükümlülüğünü üstlenebilecek birinin kontrolüne veya güvenli bir ortama bırakılmışsa, genel terk suçu oluşmaz.   

Örneğin Yargıtay kararlarına yansıyan bir olayda, yeni doğan bebeğini hastanede bir yakınına bırakıp kaçan anne için terk suçu unsurlarının oluşmadığı belirtilmiştir. Çünkü bebek kendi haline, ıssız ve tehlikeli bir yere bırakılmamış, hastane ortamında güvenli ellere teslim edilmiştir. Ancak Yüksek Mahkeme, bu durumda bakım ve destek yükümlülüğünün ihlal edildiğine kanaat getirerek failin Türk Ceza Kanunu iki yüz otuz üçüncü maddesi uyarınca cezalandırılması gerektiğine hükmetmiştir. Görüldüğü üzere, eylemin nitelendirilmesi ve failin hangi suç tipinden yargılanacağı hususu, çok ince hukuki değerlendirmelere tabidir. Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası bağlamında da failin kadını nasıl ve hangi şartlar altında bıraktığı, suçun vasfının tayininde belirleyici rol oynamaktadır. Doğru suç vasfının belirlenmesi, şikayet dilekçelerinin hazırlanması ve delillerin toplanması aşamasında profesyonel bir yaklaşım sergilenmesi, hukuki mücadelenin başarıya ulaşması için kaçınılmazdır.   

Ceza Yargılaması Süreci ve Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası Yaptırımları

Belirtilen unsurların bir araya gelmesiyle oluşan bu suç için kanun koyucu caydırıcı yaptırımlar öngörmüştür. Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası kapsamında yargılanan fail hakkında kanunen üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilmesi hüküm altına alınmıştır. Suçun farklı fıkraları için farklı usul kuralları öngörülmüştür. Kanunun birinci fıkrasında yer alan bakım ve destek yükümlülüğünün ihlali suçu şikayete tabi bir suçtur. Bu durum, mağdurun altı ay içerisinde yetkili mercilere şikayette bulunmasını gerektirir ve şikayetten vazgeçilmesi davanın düşmesine neden olur. Ancak hamile kadını terk etme eylemini düzenleyen ikinci fıkra ve çocuklara kötü muameleyi düzenleyen üçüncü fıkra kesinlikle şikayete tabi suçlar arasında yer almamaktadır.   

Bu hukuki ayrım son derece önemlidir. Hamile bir kadının terk edilmesi eylemi savcılık makamlarınca veya kolluk kuvvetlerince herhangi bir şekilde öğrenildiği andan itibaren resen soruşturma başlatılır. Mağdur kadın daha sonra şikayetinden vazgeçtiğini beyan etse dahi, kamu davasının düşmesi söz konusu olmaz ve fail hakkındaki yargılama süreci kesintisiz olarak devam eder. Ayrıca sadece birinci fıkra kapsamındaki eylemler uzlaşma hükümlerine tabi iken, hamile kadını terk etme suçu uzlaştırma kapsamı dışındadır. Taraflar kendi aralarında uzlaşsalar dahi ceza davası ortadan kalkmaz.   

Bu suçlar için yargılama yapmaya görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemeleridir. Davanın açılması ve karara bağlanması için öngörülen olağan dava zamanaşımı süresi sekiz yıldır. Yargılama makamı, dosyadaki delilleri, failin geçmişini, eylemin mağdur üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek alt ve üst sınırlar arasında adil bir temel ceza tayin eder. Mahkeme tarafından verilen kısa süreli hapis cezası, failin sabıka durumuna ve yargılama sırasındaki pişmanlığına göre adli para cezasına çevrilebilir. Eğer kanuni şartları oluşmuşsa, cezanın ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi de hukuken mümkündür. Ancak bu indirim veya erteleme kararlarının verilmemesi ve cezanın en üst hadden uygulanması için katılan vekili sıfatıyla yargılamada aktif rol almak, delilleri eksiksiz sunmak ve hakimi ikna edecek hukuki argümanlar geliştirmek gereklidir. Mağdurların bu meşakkatli ceza yargılaması sürecinde yalnız kalmamaları, hak kayıplarının önüne geçilmesi adına kritik bir faktördür.   

Medeni Hukuk Kapsamında Babalık Davası Kavramı

Ceza hukuku yaptırımları, failin topluma karşı işlediği suçun karşılığıdır ve mağdurun şahsi tatminine hizmet eder. Ancak olayın asıl büyük ve uzun vadeli boyutu medeni hukuk alanında yaşanmaktadır. Evlilik dışı doğan çocuk ile biyolojik baba arasındaki hukuki bağın, yani soybağının kurulması, çocuğun en temel insan haklarından biridir. Çocuğun kimlik kazanması, eğitim hayatına sağlıklı başlaması, miras haklarından faydalanması ve nafaka alabilmesi tamamen bu hukuki bağın resmi olarak tesis edilmesine bağlıdır. Eğer erkek, çocuğu kendi rızasıyla nüfus müdürlüklerinde tanımazsa, anne veya çocuk tarafından doğrudan doğruya mahkemeye başvurularak babalık davası açılması gündeme gelir. Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası arayışında olan anneler için babalık davası, çocuğun geleceğini güvence altına alan ve babayı mali yükümlülükleriyle yüzleştiren asıl temel hukuki adımdır.   

Babalık davası, soybağının tespiti amacıyla açılan ve biyolojik gerçeğin hukuki bir karara bağlanmasını sağlayan özel nitelikli bir davadır. Dava, nüfus kayıtlarında baba olarak görünmeyen ancak biyolojik olarak çocuğun gerçek babası olduğu iddia edilen kişiye karşı açılır. Eğer biyolojik baba davanın açılmasından önce veya dava sırasında hayatını kaybetmişse, hukuki süreç sona ermez. Bu durumda dava, babanın yasal mirasçılarına karşı yöneltilir ve süreç kaldığı yerden devam eder. Babalık davası yargılamalarında görevli mahkeme kural olarak Aile Mahkemeleridir. Şayet davanın açılacağı yerdeki adliyede müstakil bir Aile Mahkemesi kurulmamışsa, Asliye Hukuk Mahkemeleri bu sıfatla davaya bakmakla görevlendirilmiştir.   

Davaların yöneltileceği tarafın doğru seçilmesi usul hukuku açısından çok mühimdir. Yargıtay kararlarında açıkça belirtildiği üzere, soybağının reddi ve babalığın hükmen tespiti davalarında Nüfus Müdürlüğünün pasif husumet ehliyeti bulunmamaktadır. Eğer dava yanlışlıkla veya bilgisizlik neticesinde Nüfus Müdürlüğüne karşı açılırsa, mahkeme davanın esasına girmeden pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verecektir. Bu tür usuli hatalar, davanın yıllarca uzamasına ve mağduriyetlerin katlanarak artmasına yol açar. Ayrıca mahkeme, anne ile çocuk arasında menfaat çatışması ihtimalini göz önünde bulundurarak, çocuğu davada temsil etmesi için Türk Medeni Kanununun dört yüz yirmi altıncı maddesi uyarınca bir temsil kayyımı atanmasını sağlar. Kayyım atanmadan eksik kovuşturma ile hüküm kurulması, Yargıtay nezdinde kesin bir bozma sebebidir.   

Babalık Davasında Dava Açma Süreleri ve Zamanaşımı

Babalık davasında sürelerin takibi, hukuki sürecin en can alıcı noktalarından birini oluşturur. Kanun koyucu, soybağı davalarında genel zamanaşımı süreleri yerine çok daha kesin olan hak düşürücü süreler öngörmüştür. Hak düşürücü süreler, hakimin resen dikkate almak zorunda olduğu ve sürenin kaçırılması halinde hakkın tamamen ortadan kalktığı katı hukuki sınırlamalardır. Anne ve çocuk için dava açma süreleri kanunda ayrı ayrı ve farklı felsefelerle düzenlenmiştir.   

Annenin kendi adına babalık davası açma hakkı, çocuğun doğum tarihinden itibaren işlemeye başlayan bir yıllık kısa bir süreye tabidir. Anne, çeşitli psikolojik travmalar, maddi imkansızlıklar veya failin asılsız vaatlerine kanarak bu bir yıllık süreyi geçirirse, artık mahkemeden babalığın tespitini kendi adına talep etme hakkını kaybeder. Ancak kanun koyucu, annenin ihmali veya çaresizliği yüzünden çocuğun haklarının zayi olmasını adaletli bulmamıştır. Bu nedenle çocuk için açılacak babalık davalarında durum tamamen farklıdır.   

Çocuğun soybağını öğrenme ve biyolojik babasıyla hukuki bağ kurma hakkı kutsal kabul edildiğinden, çocuk tarafından açılacak babalık davalarında herhangi bir hak düşürücü süre öngörülmemiştir. Yani çocuk, yaşantısının ilerleyen dönemlerinde, dilediği zaman biyolojik babasına karşı bu davayı açma özgürlüğüne sahiptir. Pratikte bu durum, anne süreyi kaçırmış olsa bile, çocuğa atanan bir kayyım vasıtasıyla veya çocuk ergin olduktan sonra kendi iradesiyle davanın açılabileceği anlamına gelir. Bununla birlikte, davanın erken açılması, geçmişe dönük hakların alınması ve delillerin kaybolmaması açısından her zaman daha avantajlıdır. Zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin bu denli karmaşık olması, sürecin başından itibaren profesyonel bir rehberliğe duyulan ihtiyacı kanıtlar niteliktedir.   

İspat Yükü, Deliller ve Zorunlu DNA İncelemeleri

Babalık davalarının kaderini belirleyen yegane unsur ispat kurumudur. Türk medeni usul hukuku sistematiğinde temel kural gereği ispat yükü davacı tarafa, yani babalık iddiasında bulunan anneye veya çocuğa aittir. Davacı, gösterdiği delillerle davalı kişinin biyolojik baba olduğunu mahkemeye inandırmak zorundadır. Eski dönemlerde, tarafların bir arada çekilmiş fotoğrafları, şahit beyanları, mektuplar veya kan grupları uyumu gibi tali delillerle ispat edilmeye çalışılan babalık olgusu, günümüz modern tıbbının ve teknolojik gelişmelerin ışığında yerini kesin ispat aracı olan genetik testlere bırakmıştır.   

Günümüzde DNA testleri, çocuk ile baba olduğu iddia edilen kişi arasındaki biyolojik kan bağını yüzde doksan dokuz virgül dokuz oranında kesinlikle belirlediği için davadaki en tartışmasız ve en önemli delildir. Davacı tarafın, dava dilekçesinde durumu detaylıca izah ettikten sonra mahkemeden Adli Tıp Kurumu veya yetkili üniversite hastaneleri aracılığıyla DNA testi yapılmasını açıkça talep etmesi usul ekonomisi açısından önemlidir. Ancak soybağına ilişkin davalar sadece tarafları değil, toplumun temelini ve kamu düzenini de yakından ilgilendirdiğinden, bu davalarda kendiliğinden araştırma ilkesi geçerlidir. Bu ilke gereği hakim, tarafların sunduğu delillerle bağlı değildir. Davacı dilekçesinde açıkça bir DNA testi talep etmemiş olsa dahi, davanın doğası gereği hakim, maddi gerçeği ortaya çıkarmak için kendiliğinden DNA araştırması yapılmasına karar vermek zorundadır.   

Hukuki danışmanlık hizmeti alan annelerin en büyük endişelerinden biri, davalı erkeğin hastaneye gitmeyerek veya kan vermeyi reddederek süreci kilitlemesi ihtimalidir. Ancak Türk hukuk sistemi bu kötü niyetli davranışlara karşı son derece kesin ve etkili bir çözüm getirmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanununun iki yüz doksan ikinci maddesi soybağı tespiti için yapılacak incelemeleri özel olarak düzenler. İlgili kanun hükmü uyarınca uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu olan ve tarafların sağlıkları yönünden bir tehlike yaratmayan kan veya doku örneği verme gibi genetik incelemelere tarafların rıza göstermesi kanuni bir mecburiyettir.   

Eğer davalı erkek, geçerli, haklı ve tıbben ispatlanabilir bir sağlık mazereti olmaksızın bu incelemeden kaçınırsa, hakimin eli kolu bağlı kalmaz. Kanun emreder ki, haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması halinde hakim, gerekli önlemleri alarak incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. Bu, pratikte davalının polis zoruyla sağlık kuruluşuna götürülerek kendisinden zorla kan örneği alınması demektir. Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesinin emsal kararlarında da altı çizildiği üzere, mahkemenin bu zor kullanma yetkisini işletmeyerek, eksik inceleme sonucu davayı reddetmesi kesin bir hukuka aykırılık ve bozma nedenidir. Ayrıca Yargıtay kararlarında vurgulanan bir diğer husus, babalık davasında karinenin varlığı halinde aksi ispatlanabileceğinden esastan ret kararı yerine usulden ret kararı verilmesi gerektiğidir. Tüm bu bilimsel ispat aşamalarının mahkemeler nezdinde doğru yönetilmesi, mağduriyetlerin giderilmesi için kilit rol oynar.   

Tanıma Yoluyla Soybağının Kurulması ve Tanımanın İptali

Biyolojik babanın çocuğu mahkeme kararına gerek kalmaksızın nüfus müdürlüğünde kendi hür iradesiyle kabul etmesi işlemine hukuk dilinde tanıma denir. Çocuğun babası tarafından tanınması, soybağını kuran en kolay ve hızlı yöntemdir. Tanıma beyanı, nüfus memuruna yapılabileceği gibi, mahkemeye, notere veya bir vasiyetname yoluyla da resmiyet kazanabilir. Ancak tanımanın hukuken geçerli olabilmesi için çok katı bir şart bulunmaktadır. Çocuğun halihazırda başka bir erkekle hukuken kurulmuş bir soybağı bulunmamalıdır.   

Türk Medeni Kanununa göre, evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün içerisinde doğan çocuğun babası kanunen kocadır. Bu duruma babalık karinesi denir. Eğer anne evli ise veya boşanmasının üzerinden üç yüz gün geçmeden doğum yapmışsa, biyolojik baba çocuğu tanımak istese dahi nüfus müdürlüğü bu talebi reddeder. Çocuğun gerçek babası tarafından tanınabilmesi için, öncelikle mevcut kocanın babalığı reddedilmelidir. Nesebin reddi davası adı verilen bu dava sonucunda çocuğun koca ile olan soybağı mahkeme kararıyla kesildikten sonra, gerçek baba tanıma işlemini yapabilir veya ona karşı babalık davası açılabilir.   

Ayrıca hukuki süreçte gerçeğe aykırı olarak yapılan tanıma işlemlerine karşı da tanımanın iptali davası yolu açıktır. Tanımanın iptali davası, belirli kişiler tarafından açılarak hukuki olarak tanıma işleminin geçersiz kılınmasını talep eden bir davadır. Bu davada ispat yükü, tanıyan kişinin gerçekte biyolojik baba olmadığını iddia eden davacı tarafa aittir. Bu davalar da katı sürelere ve Aile Mahkemelerinin görev alanına tabidir. Soybağının bu denli girift ve birbiriyle bağlantılı davalar zinciri içermesi, her adımın bir sonraki hamleyi etkilemesi sebebiyle stratejik bir planlama yapılmasını zorunlu kılar. Her adımın bir sonraki hamleyi etkilemesi sebebiyle stratejik bir planlama yapılmasını zorunlu kılar. Peki, hukuki boyutun ötesinde, gerçeğe aykırı beyanla başkasının çocuğunu nüfusuna yazdırmanın cezai yaptırımı nedir? Konunun ceza hukuku boyutuyla ilgili tüm detaylar için Başkasının Çocuğunu Kendi Nüfusuna Almak Suç Mu? başlıklı içeriğimize göz atabilirsiniz.”

Annenin Talep Edebileceği Özel Mali Haklar ve Tazminatlar

Biyolojik baba ile evlilik dışı doğan çocuk arasındaki soybağının kurulması, beraberinde ciddi mali yükümlülükler getirir. Bu yükümlülükler sadece çocuğa karşı değil, çocuğun annesine karşı da doğmaktadır. Kanun koyucu, kadının hamilelik ve doğum süreçlerinde uğradığı ekonomik ve fiziksel külfeti, fail konumundaki erkeğin paylaşmasını hukuki bir zorunluluk haline getirmiştir. Türk Medeni Kanununun üç yüz dördüncü maddesi, annenin mali haklarını çok net bir şekilde düzenlemektedir.   

Bu maddeye göre açılan babalık davalarında anne, mahkemeden gebelik ve doğumun gerektirdiği tüm tıbbi, lojistik ve olağan harcamaların karşılanmasını talep edebilir. Hastane masrafları, doktor kontrolleri, ilaç giderleri gibi tüm kalemler bu kapsamda değerlendirilir. Bunun ötesinde kanun, çalışan veya çalışmayan kadının gebelik ve lohusalık dönemindeki yaşamını da koruma altına almıştır. Anne, doğumdan önceki altı haftalık ve doğumdan sonraki altı haftalık olmak üzere toplam on iki haftalık geçim giderlerinin biyolojik baba tarafından peşin veya irat biçiminde ödenmesini dava edebilmektedir.   

Bu maddi taleplerin yöneltilebilmesi için çocuğun illaki sağ ve sağlıklı olarak dünyaya gelmiş olması şartı aranmaz. Kanun metni oldukça açık ve korumacıdır. Çocuk ölü doğmuş olsa dahi, gebelik süreci yaşandığı ve anne bu masrafları yaptığı için hakim, giderlerin ve annenin geçim masraflarının biyolojik baba tarafından karşılanmasına hükmedebilir. Talepler değerlendirilirken mahkeme adalet ve hakkaniyet ilkelerini sıkı bir şekilde uygular. Şayet anneye Sosyal Güvenlik Kurumu, sigorta şirketleri veya üçüncü kişiler tarafından çeşitli destek ödemeleri, doğum yardımları yapılmışsa, bu meblağlar hakkaniyet ölçüsünde hesaplanacak olan toplam tazminat miktarından mahsup edilerek indirilir. Babalık davasının eklentisi niteliğinde olan bu maddi tazminat davaları da doğrudan Aile Mahkemelerinde görülür. Eğer asıl olan babalık davası, süresi içinde açılmadığı için usulden reddedilirse, bu davanın zorunlu eklentisi olan maddi tazminat davaları da doğal olarak reddedilecektir. Bu durum, sürelerin kaçırılmamasının ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini gösteren en belirgin örnektir.   

İştirak Nafakası Süreci ve Miktar Hesaplamaları

Soybağı mahkeme kararıyla veya tanıma yoluyla kesinleşip hükmen kurulduktan sonra, biyolojik babanın çocuğuna karşı kanuni bakım, eğitim ve destek sağlama yükümlülükleri devreye girmektedir. Evlilik dışı doğan çocuk, evlilik içi doğan çocuklarla tamamen aynı haklara sahiptir. Çocuğun velayetini doğal olarak elinde bulunduran anne, ortak çocuğun giyinme, barınma, gıda, sağlık ve eğitim gibi zaruri ihtiyaçları için babadan sürekli bir maddi katkı sağlama amacıyla nafaka davası yoluna gidebilir. Bu düzenli maddi katkının hukuki terminolojideki karşılığı iştirak nafakasıdır.   

İştirak nafakası, kural olarak çocuğun on sekiz yaşını doldurarak reşit olmasına kadar kesintisiz devam eden bir yükümlülüktür. Eğer çocuk reşit olduktan sonra da üniversite veya dengi bir eğitim kurumunda eğitimine devam ediyorsa, iştirak nafakası sona erse bile, eğitim hayatı bitene kadar yardım nafakası adı altında babasından maddi destek isteme hakkı devam etmektedir. Babalık davası ile birlikte açılacak nafaka taleplerinde tarafların en çok merak ettiği husus, nafaka miktarının nasıl ve hangi somut kıstaslara göre belirleneceğidir. Hakim, nafaka miktarını takdir ederken mutlak bir matematiksel formül kullanmaz. Tarafların sosyal ve ekonomik durumları detaylı bir şekilde kolluk kuvvetleri aracılığıyla araştırılır. Çocuğun yaşı, yaşadığı çevre, olağan gereksinimleri ve varsa özel sağlık veya eğitim masrafları titizlikle incelenir.   

Babanın belgelenebilir veya gizlenen aylık geliri, nafaka hesaplamasında temel referans noktasıdır. Hukuki istatistikler ve yerleşik Aile Mahkemesi uygulamaları göz önüne alındığında, hükmedilen iştirak nafakası oranlarının genellikle babanın aylık net gelirinin belirli bir yüzdesine tekabül ettiği görülmektedir. Aşağıdaki tablo, güncel ekonomik şartlar ve yargı kararları çerçevesinde belirlenen tahmini iştirak nafakası oranlarını detaylandırmaktadır.   

Babanın Aylık Geliri (Türk Lirası)Ortalama İştirak Nafakası Miktarı (Türk Lirası)Gelire Göre Yaklaşık Oran
Yirmi Bin Türk LirasıÜç Bin ile Beş Bin Türk Lirası ArasıYüzde On Beş ile Yüzde Yirmi Beş
Otuz Bin Türk LirasıDört Bin Beş Yüz ile Yedi Bin Beş Yüz Türk Lirası ArasıYüzde On Beş ile Yüzde Yirmi Beş
Kırk Bin Türk LirasıAltı Bin ile On Bin Türk Lirası ArasıYüzde On Beş ile Yüzde Yirmi Beş
Elli Bin Türk LirasıYedi Bin Beş Yüz ile On İki Bin Beş Yüz Türk Lirası ArasıYüzde On Beş ile Yüzde Yirmi Beş
Yetmiş Beş Bin Türk LirasıOn Bir Bin ile On Sekiz Bin Türk Lirası ArasıYüzde On Beş ile Yüzde Yirmi Beş
Yüz Bin Türk LirasıOn Beş Bin ile Yirmi Beş Bin Türk Lirası ArasıYüzde On Beş ile Yüzde Yirmi Beş

Tabloda açıkça ifade edildiği üzere, yargı makamları genellikle davalı babanın aylık net gelirinin yüzde on beşi ile yüzde yirmi beşi arasında değişen bir oranı çocuğun temel bakım masrafı olarak tayin etmektedir. Bu bağlanan miktarlar statik ve değişmez değildir. Ülkemizin değişen ekonomik koşulları, yüksek enflasyon, çocuğun okula başlamasıyla aniden artan ihtiyaçları veya babanın gelir durumundaki pozitif yöndeki değişiklikler göz önüne alınarak ilerleyen yıllarda nafaka artırım davalarına konu edilebilir.   

Nafakanın başlangıç tarihi hukuk pratiğinde büyük tartışmalara ve stratejik hamlelere sahne olur. Kural olarak iştirak nafakası, dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere ileriye dönük hüküm altına alınır. Ancak hukuki argümanların doğru kurgulandığı ve davacı tarafın dava dilekçesinde açıkça geriye dönük talepte bulunduğu istisnai durumlarda, mahkemeler farklı kararlar verebilmektedir. Örneğin çocuğun doğumundan dava tarihine kadar geçen yıllar boyunca tüm bakım ve masrafların sadece ve büyük bir zorlukla anne tarafından karşılanmış olması ispatlandığında, hakkaniyet gereği mahkemeler dava tarihinden öncesine dönük olarak da toplu bir nafaka ödenmesine karar verebilmektedir. Mahkemenin davacının net bir talebi olmaksızın resen geriye dönük nafakaya hükmetmesi usulen mümkün olmadığından, dava açılış dilekçelerinin her türlü ihtimali kapsayacak şekilde hazırlanması şarttır.   

Nafaka ve Tazminat Alacaklarının İcra Yoluyla Tahsili

Mahkeme salonlarında verilen kararlar, uygulamaya geçirilmediği sürece kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Profesyonel destek alınan davalarda uzun süren hukuki mücadeleyi kazanan mağdur annelerin, haklarına fiilen ve nakden kavuşabilmesi icra hukuku müessesesinin etkin, hızlı ve tavizsiz kullanılmasına bağlıdır. Hükmedilen iştirak nafakası, geçmişe dönük doğum giderleri ve geçim masrafları gibi kesinleşmiş alacaklar, doğrudan doğruya ilamlı icra takibi yoluyla tahsil edilmektedir. Dava süreci henüz devam ederken çocuğun mağdur olmaması adına mahkemenin verdiği geçici nitelikteki tedbir nafakaları ise ilamsız icra takibine konu edilir ve bu kararların icrası için davanın kesinleşmesi beklenmez.   

Alacaklı anne, borçlu babanın yerleşim yerindeki icra müdürlüğüne veya kanunun yetki verdiği genel yetkili icra dairelerine başvurarak tahsilat sürecini başlatır. İcra dairesi, borçluya yedi günlük süre tanıyan bir icra veya ödeme emri tebliğ eder. İlamlı icra takiplerinde borçlunun borca itiraz ederek süreci kolayca durdurma hakkı oldukça kısıtlıdır; itirazlar genellikle icra mahkemesine sağlam gerekçelerle yapılmak zorundadır, aksi halde takip kesintiye uğramaz. Ödeme emrinin tebliğine rağmen belirlenen yasal sürede ödeme yapılmaması durumunda derhal cebri icra aşaması başlar.   

Uygulamada nafaka tahsilatı için en yaygın, en garantili ve en etkili yöntem borçlunun maaşı üzerine haciz konulmasıdır. Borçlunun maaşı üzerinde daha önceden konulmuş kredi veya senet borçlarından kaynaklı başka hacizler olsa dahi, aylık işleyen nafaka alacakları kanun gereği önceliklidir. Borçlunun maaşından diğer hacizlerden bağımsız olarak her ay nafaka kesintisi yapılarak alacaklı anneyi ödenir. Birikmiş ve geçmiş döneme ait nafaka alacakları ise, maaştaki mevcut sıraya dahil olur ve eski hacizlerin bitmesini beklemek durumunda kalır. Bu nedenle nafakaların biriktirilmeden her ay düzenli tahsilinin takibi önemlidir.   

İcra sisteminin borçlu üzerindeki en büyük caydırıcı gücü ise tazyik hapsi yaptırımıdır. Mahkeme ilamına dayanan aylık nafaka borcunu haklı bir sebep olmaksızın ödememekte direnen borçlu hakkında, alacaklının İcra Ceza Mahkemesine yapacağı şikayet üzerine borçluya üç aya kadar tazyik hapsi kararı verilebilmektedir. Ancak bu cezanın verilebilmesi için takipte kesinleşen nafaka borcunun güncel aylara ait olması gerekir; üç aydan daha eski ve birikmiş adi alacak statüsüne dönüşmüş nafakalar için hapis cezası uygulanması mümkün değildir. Şikayetçi annenin şikayetinden feragat etmesi veya borçlunun cezaevine girmemek için birikmiş nafaka miktarını icra dosyasına tamamen ödemesi durumunda hapis cezası derhal düşer ve borçlu serbest bırakılır. Nafaka alacaklarında genel zamanaşımı süresi on yıl olup, geçmişe dönük on yıllık süreyi aşmayan her türlü birikmiş alacak için icra takibi başlatılması her zaman mümkündür.   

Evlilik Dışı Gebelik Durumunda Manevi Tazminat Kapsamı

Biyolojik babanın hamile kadını yüzüstü bırakması, sadece maddi boyutu olan bir mağduriyet yaratmakla kalmaz. Aynı zamanda anne adayı üzerinde onarılamaz, derin ve hayat boyu sürecek psikolojik sarsıntılara sebep olur. Toplum baskısı, yalnızlık korkusu ve çaresizlik hissi kadının ruhsal bütünlüğüne ağır zararlar verir. Bu noktada mağdurların haklı olarak en çok yönelttiği taleplerden biri de manevi tazminat davası açılıp açılamayacağıdır.

Türk Medeni Kanununun ilgili üç yüz dördüncü maddesi, babalık davalarında yalnızca doğum giderleri ve geçim masrafları gibi somut maddi kalemleri düzenlemiş, manevi tazminat taleplerine yer vermemiştir. Yargıtay İkinci Hukuk Dairesinin istikrar kazanmış kararlarında da çok açıkça ifade edildiği üzere, doğrudan aile hukuku mevzuatı çerçevesinde ve TMK üç yüz dördüncü maddeye dayanılarak açılan babalık davalarında manevi tazminat talep edilmesi yasal olarak mümkün görülmemektedir. Aile Mahkemeleri, yasal düzenlemenin sınırları dışına çıkılamayacağı gerekçesiyle babalık davası içindeki manevi tazminat taleplerini reddetmektedir.   

Ancak bu durum, büyük bir haksızlığa uğrayan kadının hiçbir şekilde manevi tatmin sağlayamayacağı anlamına gelmez. Sadece davanın hukuki dayanağı ve görevli mahkemesi değişmektedir. Eğer failin eylemleri, kadının kişilik haklarına, şeref ve haysiyetine yönelik ağır bir saldırı niteliği taşıyorsa, genel hükümler devreye girer. Örneğin evlenme vaadiyle kandırma, yalan beyanlarla güven tesis edip gebelik elde ettikten sonra kasten ve planlı bir şekilde çaresiz bırakma gibi haksız fiil şartları somut olayda oluşmuşsa, Türk Borçlar Kanunu haksız fiil hükümleri kapsamında manevi tazminat davası ikame edilebilir.   

Bu nitelikteki bağımsız tazminat talepleri Aile Mahkemelerinde değil, haksız fiil sorumluluğunu incelemekle görevli genel mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülmektedir. Manevi tazminat talebinin mahkemece reddedilmemesi ve davanın doğru görevli mahkemede açılması için, davanın hukuki sebebinin salt babalık uyuşmazlığından ziyade, doğrudan kişilik haklarının ağır ihlali ve haksız fiil temeline dayandırılması teknik bir zorunluluktur. Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin emsal kararları incelendiğinde, manevi tazminat davalarında tarafların kusur oranlarının ve kişilik haklarına yapılan saldırı iddialarının çok sıkı delillerle, şahitlerle ve psikolojik raporlarla ispatlanması gerektiği anlaşılmaktadır.   

Gebelik ve doğum süreci, sadece aile hukuku davalarına değil, bazen tıp hukukunu ilgilendiren tazminat davalarına da konu olabilir. Örneğin gebelik takibini yapan hastane veya hekimin kusuru neticesinde bebekteki Down sendromu gibi hayati anomalilerin fark edilememesi, aileyi farklı bir hukuki sürece iter. Bu gibi durumlarda, hekimin aydınlatma ve özen yükümlülüğünü ihlal etmesinden kaynaklı olarak maddi ve manevi tazminat davaları açılabilmektedir. Tüketici Mahkemelerinin görev alanına giren bu tür davalar, hamilelik ve doğum sürecinde karşılaşılabilecek hukuki ihtilafların sadece babalıkla sınırlı olmadığını, tıbbi malpraktis gibi çok geniş bir alanı kapsadığını da göstermektedir.   

Evlilik Dışı Çocuğun Miras Hakları ve Eşitlik İlkesi

Evlilik dışı doğan çocukların geçmiş yıllarda miras hukukunda yaşadığı mağduriyetler, yüksek mahkeme kararları ile son bulmuştur. Eskiden evlilik dışı doğan çocuklar, evlilik içi doğan çocuklara göre daha az miras payı almaktaydı. Ancak Anayasa Mahkemesinin Türk Medeni Kanununun dört yüz kırk üçüncü maddesine yönelik verdiği iptal kararı ile bu eşitsizlik tamamen ortadan kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi, evlilik dışında doğan çocuklar ile evlilik içinde doğan çocuklar arasında mirasçılık yönünden farklı bir uygulama yapılmasının eşitlik ilkesine ve anayasaya aykırı olduğuna hükmetmiştir. Güncel hukuk sistemimizde, soybağı ister evlilik içinde doğarak, ister babalık davasıyla, isterse de tanıma yoluyla kurulmuş olsun, çocuk babasının yasal ve eşit mirasçısıdır. Babasının vefatı halinde, tıpkı resmi nikahlı eşten olan çocuklar gibi miras pastasından eşit pay alma hakkına mutlak surette sahiptir. Evlilik birliği devam ederken gerçekleşen bu tür durumların hukuki sonuçlarını ve boşanma sürecine etkilerini detaylıca incelediğimiz Evliyken Başkasından Hamile Kalmanın Cezası başlıklı yazımıza göz atabilirsiniz.

Sonuç ve Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası Sürecinde Avukatlık Hizmeti

Toplumda son derece ciddi bir yara açan ve hukuki boyutu inanılmaz derecede karmaşık olan Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası konusu, ceza mahkemelerinden babalık tesisine, nafaka tahsilinden icra takiplerine ve manevi tazminat taleplerine kadar çok yönlü bir devlet mekanizmasını işletmeyi zorunlu kılar. Sürecin her bir aşaması, katı usul kurallarına ve geri dönüşü olmayan kesin hak düşürücü sürelere tabidir. Yapılacak en ufak bir usuli hata, yanlış mahkemeye dava açılması veya yanlış bir dilekçe verilmesi telafisi imkansız hak kayıplarına yol açabilmektedir. Özellikle babalık davasındaki sürelerin titizlikle takibi, DNA testlerinin mahkeme aracılığıyla usulüne uygun şekilde ve gerekirse polis marifetiyle alınmasının sağlanması ve kazanılan iştirak nafakası haklarının icra ceza baskısıyla hızlıca tahsil edilmesi derin bir hukuki uzmanlık gerektirmektedir.

Sürecin başından sonuna kadar kusursuz yürütülmesi elzem olduğundan, böylesine hayati bir konuda Avukat İstanbul araması yapan mağdurların alanında yetkin profesyonellerle bir an evvel çalışmaya başlaması hukuki güvenlikleri açısından şiddetle tavsiye edilir. Çocuğun yüksek yararının ve annenin şahsi haklarının en üst düzeyde korunabilmesi adına oluşturulacak hukuki stratejiler, Avukat İstanbul standartlarında disiplinli, tecrübeli ve sonuç odaklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Sadece maddi hakların değil, hukuka aykırı şekilde çaresiz bırakılmanın verdiği onur kırıcı psikolojik zararların da tazmini ancak eksiksiz, profesyonel bir hukuki temsil ile mümkündür.

Hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgi almak için Av. Tolga ÇELİK Hukuk ve Danışmanlık Ofisi ile 0552 326 76 90 numaralı telefondan iletişime geçebilir; yüz yüze görüşmelerimiz için Mecidiyeköy Mahallesi, Mecidiyeköy Yolu Cd. Elbir İş Merkezi No:6 Kat:9 Daire:11, 34381 Şişli/İstanbul adresinde bulunan ofisimizi ziyaret edebilirsiniz. Boşanma süreci ve nafaka taleplerinizle ilgili hukuki danışmanlık almak için WhatsApp üzerinden bizimle hemen iletişime geçebilirsiniz.

Hamile Bırakıp Kaçan Erkek Cezası Sık Sorulan Sorular

Hamile bırakıp kaçan erkeğe hapis cezası verilir mi?

Evet, Türk Ceza Kanununun iki yüz otuz üçüncü maddesi ikinci fıkrası uyarınca, hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden hamile kalmış evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden fail kişiye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilmektedir.

Hamile kadını terk etme suçu şikayete tabi midir?

Hayır, hamile kadını çaresiz durumda terk etme suçu şikayete tabi suçlardan değildir. Durum savcılık makamlarınca veya kolluk kuvvetlerince öğrenildiği andan itibaren resen soruşturulur. Mağdur şikayetinden vazgeçse dahi kamu davası düşmez ve yargılama devam eder.

Babalık davası açmak için anne açısından süre sınırı nedir?

Anne kendi adına açacağı babalık davasını, çocuğun doğum tarihinden itibaren başlayan bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde açmak zorundadır. Bu süre aşılırsa anne kendi mali hakları için dava açma ehliyetini usulen kaybeder.

Çocuğun babalık davası açma süresi var mıdır?

Kanun koyucu, soybağının kurulmasında çocuğun üstün yararını gözettiğinden, çocuk tarafından biyolojik babaya karşı açılacak davalar için herhangi bir hak düşürücü veya zamanaşımı süresi öngörmemiştir. Çocuk yaşamı boyunca dilediği zaman bu davayı açabilmektedir.

Davalı erkek mahkemede DNA testi yaptırmayı reddedebilir mi?

Hukuk Muhakemeleri Kanunu iki yüz doksan ikinci madde hükümleri gereğince soybağı tespitine yönelik genetik testlere tarafların rıza gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır. Şayet davalı haklı bir mazereti olmaksızın kan vermekten kaçınırsa, hakim testin kolluk gücü ve zor kullanılarak yapılmasına karar verebilmektedir.

Babalık davası kime karşı açılmalıdır?

Dava, nüfus kayıtlarında görünmeyen ancak biyolojik olarak çocuğun babası olduğu iddia edilen gerçek babaya karşı açılır. Biyolojik baba ölmüşse dava onun mirasçılarına yöneltilir. Nüfus Müdürlüğüne karşı husumet yöneltilemez.

Evlilik dışı gebelik durumunda anne maddi tazminat talep edebilir mi?

Evet, anne Türk Medeni Kanunu üç yüz dördüncü madde uyarınca açacağı dava ile doğum giderlerini, gebelik süresince yapılan masrafları ve doğumdan önceki altı hafta ile doğumdan sonraki altı haftalık toplam on iki haftalık geçim masraflarını biyolojik babadan talep etme hakkına yasal olarak sahiptir.

Çocuk ölü doğarsa anne doğum masraflarını babadan isteyebilir mi?

Evet, çocuk ölü doğmuş olsa dahi, anne gebelik süreci geçirdiği ve çeşitli maddi harcamalar yaptığı için hakim, bu giderlerin ve annenin geçim masraflarının biyolojik baba veya mirasçıları tarafından karşılanmasına karar verebilmektedir.

Babalık davası ile birlikte manevi tazminat istenebilir mi?

Aile Mahkemesinde görülen babalık davalarında doğrudan aile hukuku mevzuatına dayanılarak manevi tazminat talep edilmesi Yargıtay kararlarına göre mümkün değildir. Ancak kadının kişilik haklarına ağır bir saldırı varsa, Asliye Hukuk Mahkemelerinde haksız fiil hükümlerine dayalı ayrı bir manevi tazminat davası açılabilir.

Ödenmeyen nafakalar için hapis cezası çıkarılabilir mi?

Mahkeme kararıyla kesinleşmiş olan aylık nafaka borcunun haklı sebep olmaksızın ödenmemesi halinde, alacaklının şikayeti üzerine icra ceza mahkemelerince borçlu fail hakkında üç aya kadar tazyik hapsi kararı verilebilmektedir. Geçmişe dönük birikmiş adi nafakalar için ise hapis cezası uygulanamaz, ancak maaş haczi uygulanır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

💬 WhatsApp
Çelik & Baştürk Hukuk

👋 Merhaba! Size nasıl yardımcı olabiliriz?

WhatsApp üzerinden yazın